TR | EN
Ayın Şirketi - Markam / Pazarlama Dünyası 01.09.2006

Ayın Şirketi - Markam / Pazarlama Dünyası 01.09.2006

AYIN ŞİRKETİ  - MARKAM

 

1.            Türkiye’nin  “Marka İletişimi Yönetimi’ alanında ilk şirketi olan Markam hakkında bilgi verebilir misiniz?


1997 yılından 2001 yılında kadar şahsen marka danışmanlığı hizmeti verdim. Türkiye’de “Marka Danışmanı” ünvanını kullanan bildiğim kadarıyla ilk kişiyim. 2001 krizi sonrasında herkesin “Nerede hata yaptık?” sorusunu daha fazla soracağını ve marka konularının önem kazanacağını tahmin ettiğim için Markam şirketini kurdum, 2001 krizinin hemen sonrasında. Markam da Türkiye’nin “Marka İletişimi Yönetimi” alanında ilk şirketi. İki kişi başladık şimdi toplam sekiz kişiyiz.

2.            Markam’ın “Marka İletişimi Yönetimi’ alanına odaklanmasının nedenleri nedir?


Baba mesleği  toptancılık olduğu için hayatım boyunca zaten pazarlama ve satış ile iç içeydim. Pazarlama mesleğini ise 1988 yılında İpek Kağıt’ta bir mühendis olarak çalışırken seçtim ve o günden beri de başka iş yapmadım. Yani bir markada olması gerektiği gibi, bir alana odaklandım. Bir süre çalıştıktan sonra, 1991 yılında yayın hayatına yeni başlamakta olan Marketing Türkiye dergisinde ilk makalem çıktı. Bu biraz benim yazmaya olan merakım ile ilgili ve ondan sonra sürekli marka alanına yazdım çizdim. Dolayısıyla, 1997 yılında Colgate’deki Pazarlama Müdürlüğü görevinden ayrılıp danışmanlığa başladığımda odağım belliydi; Marka. 2001 yılında şirketleştimizde ise tabii ki marka iletişimi yönetimi alanında bu işi yapacağımız aşikardı.

3.            Markam’ın hizmetleri hakkında bilgi verebilir misiniz?


    Biz hizmetlerimizi; hazır ürünler, sürekli danışmanlık , saat bazlı danışmanlık ve projeler olmak üzere 4 ana başlık altında topluyoruz. Ancak Markam % 80 oranında “terzi işi proje”  yapıyor, yani şirketin ihtiyaçlarına göre hizmet veriyor. Burada kritik nokta şu ki; biz sadece danışmanlık hizmeti veriyoruz. Aslında zor olanı seçtik. Çünkü işin kolay tarafı daha görsel alana kaymak, reklam tasarım hizmetleri vermek, araştırma hizmetleri vermek vb. Bunlar daha oluşmuş pazarlar. Ama biz sadece Marka Danışmalığı ve stratejik işler yapalım dedik. Görsel alana, araştırma alanına, uygulama alanına, diğer pazarlama hizmetlerine girmiyoruz. Geçmişte  bunun sıkıntısını çok çektik ancak gelecekte de avantajlarını yaşayacağımızı düşünüyorum.

4.            Markam, bir markaya hizmet verirken hangi süreçleri uygulamaktadır?

 Dediğim gibi “terzi işi” çalışıyoruz ve yaptığımız işlerin içeriği, süresi; şirketten şirkete, markadan markaya değişiyor. Bazı projelerde oturmuş markayı yeniden konumlandırırken, bazı projelerde  çok markalı şirketlerin marka yapısını, marka mimarisini elden geçiriyoruz, bazı projelerde  ise sıfırdan marka yaratıyoruz. O yüzden süreçler değişiyor. Fakat değişmeyen bir şey var; bilimsel çalışıyoruz ve işi ciddiye alıyoruz. Hemen hemen her projede araştırmalardan yararlanıyoruz ve benzer iş yapan firmalardan  farklı olarak sahaya çok inanıyoruz ve güveniyoruz. Sahayı iyi tanıyoruz , dolaşıyoruz, geziyoruz, inceliyoruz, insanlarla konuşuyoruz, ciddi mülakatlar yapıyoruz, analiz ediyoruz, raporları inceliyoruz, rakamsallaştırıyoruz vb. yani olabildiğince bilimsel hizmet vermeye çalışıyoruz. Onun dışında işin aşamaları projeden projeye değişmekte.

5.            Pazarlama alanında en büyük sorunlardan biri yapılan çalışmaların ölçümlenmesi. Markam olarak verdiğiniz hizmetlerin sonuçlarını nasıl ölçümlüyorsunuz?

Biz şimdiye kadarki bütün projelerimizde, marka bilinirliliğinin ölçülmesi gibi basit araştırmalardan, çok sofistike araştırmalara kadar pek çok ölçüm yöntemini kullandık. Ancak yapılan işin sonuçlarını ölçümlemek o kadar basit değil. Çünkü genelde orta ölçekli müşterilerle çalışıyor ve ortalama 4-6 ay süren projeler sonucunda şirketlere bir yol haritası hazırlıyoruz. Hazırladığımız yol haritasının uygulanması da uzun bir süreç olduğundan, performansımızı gösteren şey zaman.  Çünkü marka olmak bir-iki yılda olacak bir iş değildir. Yaptığımız işlerin sonuçlarını ancak üç ya da dört yıl sonra görüyoruz.   

6.            Mevcut müşterileriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

Şu an yürüttüğümüz işler Peyman Kuruyemiş, Kentkart, Uzel Makina, Aktif Dağıtım, Tunçmatik olarak sıralanabilir. Geçmişte uzun süreler İpek Şampuan, Filli Boya gibi markalara hizmet verdik. Tariş Zeytin ile iş ilişkisi dışında bir gönül bağımız var. Onun dışınında irili ufaklı 40 kadar proje yaptık. Bunların arasında, Sütaş gibi büyük firmalar da, Sosa gibi küçük perakendeciler de var. Müşterilerimizin tek bir ortak özelliği var: hepsi yerli şirketler, yerli markalar. Ve hepsi fark yaratarak, tüketicinin gönlünü kazanarak, yani işini iyi yaparak başarılı olmuş veya olmak isteyen şirketler. Çok düzgün bir müşteri profilim var açıkçası. Şimdiye kadar global bir markaya bir kez hizmet verdik o da teknik bir hizmetti. Dolayısıyla yerli markalara hizmet verme başta bilinçli bir tercih değildi, zaman içinde oluştu. Artık bizim müşteri profilimizi; yerel, orta ve orta üstü ölçekli firmalar oluşturuyor.

7.            Çalışacağınız markaları seçerken dikkat ettiğiniz unsurlar nelerdir?

Özellikle son dönemde çalışacağımız markaları seçme şansımız oldu. Önce bu işin oluruna bakıyoruz, “bu markadan bir şey olur mu?, Bu kurumdan bir şey olur mu?” Çünkü marka, uzun ve meşakkatli bir süreç, her şirketin harcı değil. Tahmin edersiniz ki bize çok talep geliyor. Çünkü marka tüm şirketleri heyecanlandıran ve heveslendiren çok sıcak, canlı bir konu ama  gerçekten de bir alt yapı olmadan, bir istek olmadan, bir motivasyon olmadan, bir güç olmadan çok zor. Maddi güç de tek belirleyici değil bence. Buradaki esas kriter istek, motivasyon, kararlılık ve tabii ki sabır. Örneğin bir patron ve 100 işçiden oluşan tekstil firmalarından marka çıkmaz. Marka entellektüel bir iştir ve entellektüel ve kuvvetli bir kadro gerektirir. Satış ekibi olmalı, Ar-Ge ekibi olmalı, tasarım ekibi olmalı ve şirketin her türlü alt yapısı hazır olmalı.

8.            Hizmet verdiğiniz markanın pazarlama departmanı, PR ve reklam ajansı ile ilişkinizden bahsedebilir misiniz?

Bu bize çok sık sorulan kritik bir konu. Yani, “Orada bir pazarlama departmanı varsa ne yapıyorsun” anlamında. Yetkin pazarlama departmanları olan şirketlerde biz daha çok moderatörlük, yönlendiricilik yapıyoruz. Aslında bütün projelerimizde çözümü müşteriyle birlikte buluyoruz. “Brifi alıp, bir ay kapanıp, sonra da alın size marka” demiyoruz. Birlikte çalışıyor, workshoplar yapıyor ve çözümü çoğu zaman onlara buldurtuyoruz. Bizim yaptığımız moderatörlük ve doğru soruları sormak oluyor çoğu zaman. Dolayısıyla, şimdiye kadar pazarlama departmanı olan firmalarla hiç sıkıntı yaşamadık: Sütaş, Filli Boya, Tariş Zeytin, Hunca ve yeni çalışmaya başladığımız Uzel Makina. Örneğin çok yetkin bir pazarlama departmanı olan Hunca ile çok güzel bir çalışma gerçekleştirdik ve hiçbir sıkıntı yaşamadık. Bir de, tarz olarak genelde haddimizi bilen bir yapımız var. Müşteriyle büyük başarı kazansak da ‘Biz yaptık’ diye çok fazla ortaya çıkmıyoruz, genellikle başarının onurunu müşterimize bırakıyoruz. PR ve reklam ajanslarıyla hiç bir sıkıntımız olmuyor, çünkü o işlere çok karışmak istemiyoruz. Müşterimizin reklam ajansı varsa, bizim için en ideal durum budur ve direkt olarak onunla çalışmaya başlarız. Bir sektörel tanınırlığımız olduğu için de ajanslar bize ciddi bir sevgi ve saygıyla yaklaşırlar. Açıkçası çok iyi brif veriyoruz. Reklam dünyasında böyle bir şöhretimiz var. Dolayısıyla, neredeyse hiçbir  sıkıntı yaşamadan bu ilişkileri idame ettiriyoruz. Müşterinin reklam ve PR ajansı olmadığı durumlarda ise; sektördeki ajanslara eşit mesafede durmak istediğimiz için ajans seçimine çok fazla dahil olmak istemiyoruz. Bazı tavsiyelerde bulunabiliyoruz ancak en ideali müşterinin hazır yürüyen bir ajans ve reklamveren ilişkisinin olması.

9.            Markam, olarak markalaşmayı hedefleyen firmaların ne şekilde hareket etmelerini önerirsiniz?

Birinci önerim pazarda gerçekten markalaşma fırsatı var mı? sorusunu sormaları. Çünkü çok sayıda firma deterjan, yağ, çocuk bezi vb. hiçbir markalaşma şansı olmayan alanlara yatırım yapıyor. Yatırımcı, bir firma bu işten para kazandı ‘Hadi ben de yapayım, yatırayım’ mantığıyla, hesapsız kitapsız milyon dolarlık yatırım yapıyor ancak sonra o işi yapacak insan kaynağına ya da üreteceği ürünü test edecek bir tüketici araştırmasına para ayırmadığı için yatırımın geri dönüşü olmuyor. Firmaların, öncelikle bilimsel davranmaları, fizibilite yapmaları, sağlam bir ekip kurmaları ve ondan sonra da tutarlı bir şekilde iletişim çalışmaları yürütmeleri gerekiyor. Türkiye’deki yatırımcıların, işadamlarının temel eksikliği bu bilimsel çalışma yöntemi.

İkinci önerim ise doğru iş ortakları bulmaları. Bu ortak, her zaman bir reklam ajansı olmayabiliyor. Çünkü reklam ajansı işi gereği reklam yaptırtmak zorunda, bu nedenle ilk elde firmayı reklama yönlendirmek konusunda bir öncelikleri oluyor. Bu çoğu zaman; markalaşmak için milyon dolarlık reklam bütçelerine ihtiyaç olduğu şeklinde algılanıyor. Bu bütçe, günü geldiğinde tabii ki gerekebilir ama zaten sıfırdan marka olacak bir firmanın ilk elden bu paraları harcaması büyük hata. Bu reklam ve iletişim çalışmalarının tutarlı bir şekilde yürütülmesi gerekiyor.


10.        Ülkemizdeki markaların yapmış olduğu hatalar nelerdir? Bu markalara neler tavsiye edersiniz?


Tabii çoğu marka Türkiye’de hayatını sürdüremedi, yapılan hatalardan dolayı. Gıdanın, dayanıksız tüketimin neredeyse bütün öncü Türk markaları bugün ortada yoklar. Dolayısıyla markaların yaptığı çok büyük hatalar var. Bunların da başında pazarlamaya, pazarlama yönetimine, çağdaş yöntemlere itibar etmemeleri; daha doğrusu bunu bilmemeleri, ihtiyacını duymamaları, bilimsellikten uzak durmaları, fizibilite yapmamaları, bir pazarlama planı yapmayı bilmemeleri, bunu yapacak insanları istihdam etmemeleri, araştırmaya inanmamaları ya da bilmemeleri ya da yanlış yatırım yapmaları, markalaşmayı sadece işte ürün, ambalaj ve reklama indirgemeleri, bunun içindeki entelektüel birikimi hissedememeleri, görememeleri. Biz bunları 90’larda hep söyledik, anlattık ama tabii bir musibet bin nasihatten iyidir derler. Uluslararası firmalar piyasaya iyice hakim olunca hatalarını anladılar ancak çoğu için iş işten geçmiş oldu. Örneğin çok iyi bildiğim alanlarda; deterjanda, temizlik ürünlerinde neredeyse yerli marka kalmadı şu an. Gıdada da aynı şekilde. Bir çok öncü marka mevzilerini terk etmek zorunda kaldı. Bu firmaların hatalarının başında gerçekten çağdaş pazarlamayı bilmemeleri geliyor. Özellikle dayanıksız tüketimde durum böyle.

11.        Çoğu firma marka olunca tüm pazarlama problemlerinin (satışlar artacak, pazar payı yükselecek vb.) çözüleceğini düşünmekte; marka olmak herşeyin çözümü mü?


Marka olmak eğer markaysanız bir çok şeyin çözümü aslında ama her firma için çözüm markalaşmak değil. Soruyu böyle ifade etmek daha doğru. Üretim gerçekleştiren bir çok firma var. Bunların çok az sayıda olanı markalaşabilecek. Çünkü marka zaten ilk üçle ilk beşle ilgili bir olgu. Dolayısıyla her sektörde marka alanları kısıtlı bu nedenle de faaliyette bulunan her şirket için ulusal bazda markalaşmak gerçekçi bir hedef değil. Bunların bir kısmı markalaşacaklar bir kısmı da diğer markalara üretim yapacaklar, fason üretim yapacaklar ya da tedarik zincirinin başka bir aşamasında yer alacaklar. Sonuç olarak, şu günlerde ağızlara çok sakız olduğu gibi, marka olmak herşeyin tek çözümü, firmalar için de tek geçerli iş modeli değil. Herkesin harcı da değil ama örneğin köşedeki tekel bayii de bizim kitaplardan kendisine bir takım dersler çıkartıp farklılaşabilir

12.        Son zamanlarda birçok reklam ve PR ajansının marka iletişimi ve marka danışmanlığı hizmeti de sunduklarını ifade ettiklerini görmekteyiz. Bu konu hakkındaki düşünceniz nedir?

Evet bu, gerçekten mesleğimize zarar veren bir yaklaşım. Reklam ajansları; marka işi çok popüler olduğu için, sundukları reklam hizmetinin kenarında ‘Biz marka danışmanlığı hizmeti de veriyoruz canım’ deyip onu bir promosyon haline getirebiliyorlar. Herhangi bir şirkette ‘Marka Yönetimi’ alanında çalışmamış kişilerin bu hizmeti vermesi hiç doğru değil. Bu konuda zaman zaman ajanslarla tartışıyoruz ve ben diyorum ki ‘En azından gidin bir çok uluslu şirkette, marketing yapmış, pazarlamada çalışmış birilerini getirin bu işin başına ki anlamlı olsun.’.  Ancak  genelde ajansların stratejik planlama bölümleri, marka danışmanlığı hizmeti de veriyorlar. Şİmdi reklam ajansı reklam yaparak geçinen bir ticari müessese. O açıdan müşterilerine daha fazla reklam harcaması yaptırmak çoğu zaman işin doğal akış yolu. Onlarca, yüzlerce kişi çalıştıran ajanslar var ve bunların gerçekten ciddi bütçelerde reklam yapıp oradan alacakları komisyonlarla hayatlarını sürdürmesi lazım. İşin ticari gerçeği bu ve bu hiç de anormal bir durum değil. Ama işi reklam yapmak olan bir ajansın bünyesindeki marka danışmanlık departmanı ve ondan sorumlu kişiler, doğal olarak müşteriyi reklama yönlendirmenin yollarını arayacaklardır. Ve bu markalaşmanın doğasına aykırı.

Bizim yaptığımız bir çok işte özellikle sıfırdan marka yaratma işlerinde; markanın konumlandırılması, analiz edilmesi, ürünlerin üretilmesi, hazır hale gelmesi belki bir seneyi buluyor. Dağıtımı, penetrasyonu ise bazen yıllar alıyor. Şu an düzenli çalıştığımız Peyman Kuruyemiş, ulusal reklam verecek dağıtım seviyesine 2007 ortasında gelecek ve biz bunu 2004 ortasında söyledik, ona göre beş yıllık plan yaptık. Şimdi, bizim işimiz reklam olmadığı için, biz planı yapıp onların önüne koyuyoruz ve diyoruz ki  ‘Siz şu vadede reklama başlayın’. Ama bir reklam ajansının bünyesindeki bir marka danışmanlık hizmetinde bu hassasiyet gösterilmeyebilir. Artı, reklam ajansı bu işi reklamdan kazanacağı komisyonu esas gelir kabul edip, marka danışmanlığı için bir para almazsa, ki almadığını görüyoruz, o zaman iş daha sorgulanır hale gelir. Çünkü, biz ya da diğer marka danışmanları, danışmanlık hizmeti karşılığı bir gelir elde ediyoruz. Dolayısıyla müşterimizin reklam yapıp yapmamasının bizim kazancımıza katkısı yok, bu nedenle doğru olmayan yönlendirmeler yapmıyoruz. Ancak marka danışmanlığı da yapan bir reklam ajansı ile çalışan  firmaları ajans tabii ki en kısa sürede yüksek bütçeli bir reklam kampanyasına yönlendirir.  Ben bunun sıkıntılarını Anadolu’da çok yaşıyorum, Anadolu’da bir çok müşteri markalaşmak için, iletişim yapmak için İstanbul’da ajansların kapısını çalmış ve ajanslar onların alt yapısına, fizibilitesine, konumlandırmasına, markanın yaygınlığına, dağıtımına, fiyat yapısına, müşteri ilişkilerine ve şirketin motivasyonuna bakmadan, reklam çözümleri önermişler. Firmalar ciddi bütçeler ayırıp reklam vermişler ve sonuç alamadıkları için, ciddi bir hayal kırıklığı ve küskünlük içindeler. Böyle onlarca belki yüzlerce firma var Anadolu’da. Dolayısıyla bu kritik ve önemli bir konu.

13.        Marka kavramı ile ilgili bu yanlış algılamaların kaynağı nedir? Burada sorun reklamverenler de mi yoksa hizmet üreten firmalar da mı?


Sorun ülkede! Türkiye’deki sanayileşme sürecinde hep sanayici bir şeyler üretmiş sonra da reklamcıya ‘Bize bir reklam yap’ demiş, ‘Bize marka yarat’ dememiş. Dolayısıyla geçmişte reklam ajansı bir üreticinin bütün iletişim ve markayla ilgili meselelerini çözer hale gelmiş. Rahmetli Attila Öğüd ‘Bu ülkede pazarlama problemlerine reklamcılar tarafından, reklam çözümleri üretilir’  derdi. O zamanlar böyleydi.

Türkiye’de şirketler 80’lerin sonunda pazarlama departmanlarını kurdular. Ben ilk işe girdiğim zaman ‘Pazarlama bölümündeyim’ dediğimde etrafımdaki hemen hemen herkes satış yaptığımı düşünürdü. Bu fark bile bilinmiyordu.

90’larda biz geldik. ‘Pazarlama diye, marka yönetimi diye bir şey var. Bundan sonra biz stratejiyi belirleyeceğiz, siz reklamcılar sadece uygulama yapacak yaratıcı çözüm üreteceksiniz, doğrusu da budur. Dünya uygulaması da budur.’ dedik. Ama bu yapıda ajanslar nezdinde bir yetki kaybı söz konusu olduğu için tabii ki kabul görmesi uzun zaman aldı. Şimdi biraz hatta büyük ölçüde bu tablonun değiştiğini görüyoruz. Marka Yöneticileri, Marka Danışmanları, giderek olmaları gereken yere geliyorlar. Dediğim gibi bu bir ülkenin gelişmişlik süreciyle ilgili.

14.        Herkesin marka olduğu, her ürünün / firmanın markalaştığı ve herkesin marka danışmanı olduğu ülkemizde; marka konusunda uzmanlaşan ilk firma olarak yaşadığınız sıkıntılar nelerdir?

Sıkıntı yaşadık mı? Evet, çok yaşadık. Hala da yaşıyoruz. İlk olmanın, öncü olmanın ve tabii dürüst çalışmanın gereklerini yerine getirirken, ciddi bir bedel de ödedik. Yaptığımız işin anlaşılabilmesi için çok çaba sarfettik. Konuşmalar yaptık, yayınlarda yer aldık, kitaplar yazdık, onun dışında bire bir müşteri görüşmeleri gerçekleştirdik. Danışmanlık sektöründe, ortalama 4-5 görüşmeden biri işe dönerken, bizim ilk yıllarımızda bu 10 görüşmeden birinin işe dönmesi şeklinde gerçekleşti. O da çok düşük bütçelere.  Babamın tüccar olmasından kaynaklanan,  hiçkimseyi reddedememe gibi bir yapım, alışkanlığım, görgüm  var.  Bu nedenle, yorucu olmasına rağmen ‘Aaa markacıymış, hadi çağıralım’ diyen herkese giderek pek çok işe dönüşmeyen görüşme gerçekleştirdik.  Neredeyse bütün ülke sanayicisini tanıdık. Yaptığımız işi doğru şekilde anlattık ve ufak tefek sorunlar dışında genelde anlaşıldık. Hizmet verdiğimiz müşterilere gerçekten iyi hizmet sunduk. Ancak bazı müşterimizle uygulama sorunları yaşadık. Örneğin; gidip iyi bir reklam ajansıyla o işleri creative çözümlere dönüştüremediler ve ucuz çözümler üretme yoluna gittiler.

Ne sıkıntı yaşadı Güven Borça, son 9 senede?

9 senelik bir danışmanlık geçmişim var. Bunun dışında, Markam’da ciddi maddi sıkıntı yaşadık ama ayakta durduk. Bir yolunu bulduk ama hep bunlar temiz ve dürüst yollardı. Çalıştık, daha çok çalıştık, bildiğimiz tek şey buydu.  Her ne kadar en ufak bir krizde sarsılabilecek gibi görünen bir yapımız olsa da, Markam 7 kişiye maaş ödeyen bir şirket. Ama dediğim gibi, yapacak başka bir işimiz, gidecek başka bir yerimiz yok. Bu işi yapacağız. Şahsen bunun bir özveri olduğunu düşünüyorum. Çok uluslu şirkette bol bin dolarlı maaşı bırakıp girdim bu işe, acısını da çıkartacağım bu sektörden. Sanayiciler hazır olsun; Güven Borça,  9 sene boyunca çok uluslu şirkette kazandığının yarısına belki yarısının da altına çalıştı. Buradan bir alacağım var ve önümüzdeki 10 senede, bu parayı tahsil etmekte son derece kararlıyım. Ülke bana borçlu. Aradan dokuz sene geçti hala Unilever’den P&G’den ayrılıp bizim kaplanlara hizmet vermek için risk alan biri yok ortada.
 

15.        Markam’da çalışacak kişileri seçerken aradığınız kriterler nelerdir?

Markam’ı kurarken, sektördeki tecrübeli arkadaşlarla yola çıkmayı tercih ettim. Çok küçük bir şirket olması dolayısıyla onların maaşlarını ödemede çok zorlanıyorduk. Proje bazlı çalışmalarımız da oldu. Unilever’de, Coca-Cola’da, Craft’ta, HP’de çalışmış çok tecrübeli arkadaşlar bizimle birlikte çalıştı. Fakat, bu ilişkileri sürdüremedik. Sebebi de esas itibariyle bu işin çok yeni olması ve müşterilerin ödemeye istekli olmamasıydı. İlk 2- 2.5 yıllık denemeden sonra, 2003 yılı sonunda “Kendi ekibimi kendim yetiştireceğim” kararını verdim. Bu durumun da birtakım zorlukları oldu. Ancak sonuçlarını şu an alıyoruz. O dönemde işe aldığımız arkadaşlar üç yılı devirdiler.

Markam’da çalışanların hepsi, öncelikle burada staj yapmış kişiler. Bizim şirketimizde sürekli stajyer olur, buna çok da inanırız. Sektörde bilinirliğimiz olduğu için, öğrenciler bize staj için başvururlar. Ben Anadolu Üniversitesi’nde altı yıldır ders veriyorum ve oradan en iyi öğrencileri seçme fırsatını buluyorum. Yaz döneminde Anadolu Üniversitesi’nden, kış döneminde ise İstanbul üniversitelerinden stajyerler geliyor. Bu uygulama sebebiyle, her yıl yaklaşık 15 kadar öğrenciyi iş üstünde gözleme şansına sahibiz. Onları izliyoruz ve performanslarını değerlendiriyoruz. Markam’da bir pozisyon açıldığında ise öncelikli olarak bu stajyerlerle görüşüyor ve iş teklif ediyoruz. Şu an Markam ofisinde, proje yapan 5 kişinin tamamı geçmişte burada stajyer olarak çalışmış arkadaşlar. Biraz usta-çırak ilişkisini benimsedim. Zor bir yoldu ancak zoru severim. Yorulduk bu ekibi yetiştirmek için ama meyvelerini almaya başlıyoruz. Umarım uzun yıllar bu ekibi koruyabilirim.

16.         Markam’ın gelecek hedefleri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Markam’ın gelecek hedefleri, biraz daha büyümek. Çok büyümek değil. Şu an ortalamada 4-5 iş yürütebiliyoruz. Bunu, 6-7 iş yürütebilir hale getirebilir ya da aldığımız proje başı bütçeleri artırabiliriz, ancak Markam hiçbir zaman 50 kişinin çalıştığı, tonla işin yapıldığı bir şirket olmayacak. Çünkü yaptığımız işin niteliği böyle değil. Yani, terzi işi yapıyoruz. Yoğun ve detaylı çalışıyoruz, dolayısıyla konsantrasyonumuzu 20 müşteriye birden bölemeyiz, bu kadar işi delege edemeyiz. O yüzden Markam’ın gelecek hedefleri biraz daha düzenli müşterisi olan, biraz daha iyi bütçelerle çalışabildiğimiz, yani sıkıntı çekmeden ay sonu maaşları nasıl öderiz diye düşünmeden çalışabildiğimiz bir ortam bekliyorum öncelikle. Çok büyük paralar kazanayım diye bir hedefim yok, olmadı. Ama sürekli bıçak sırtı yaşamak da çekilir bir şey değil, dolayısıyla giderek daha iyi işler üreten, yetkin ve global anlamda da işler yapabilecek bir şirket olmak istiyoruz. Sadece ticari markalara değil, Türkiye’ye hizmet vemek istiyoruz. İstanbul’un markalaşması, Türkiye’nin iletişimi, İslam dünyasının dünyadaki algısının değiştirilmesi gibi önemli bulduğumuz projelere önderlik etmek, bu tür işler yapmak istiyoruz. Müşteri profilimizi şirketlerden biraz şahıslara doğru çevirdik. Geçen aylarda Gülben Ergen için bir proje yaptık. İyi bir projeydi. Bizim için de ilkti. Biraz kişiler, klüpler, partiler gibi alanlara kayabiliriz diye düşünüyorum. Markam’ın gelecek hedefleri böyle. Ama esas hedefimiz, dediğim gibi, son 10 yılda yaptığımız maddi fedakarlığın karşılığını, bu ülkeden, bu ülke sanayicisinden almak.

17.        Son olarak “Bu Topraklardan Dünya Markası  Çıkar Mı?” ve “Pazarlama Reçeteleri” kitaplarınızı takip eden yeni bir kitap projeniz var mı?

Yeni bir kitap projem var. 31 Ağustos 2006 günü, ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nden arkadaşım Cemalettin Nuri Taşcı ile ortak bir çalışma yaparak kanaat önderlerine, belli başlı kişilere, eşe dosta gönderdiğimiz bülten çalışması başlattık. Benim yazılarımı Mikrosistem, Cemalettin Nuri Taşcı’nın yazılarını ise Makrosistem adları ile haftalık bültenler şeklinde  www.sistems.org da neşrediyoruz.

Yazılarımın alt başlığını ise ‘Küreselleşen dünyada yeni şeyler söylemek isteyen, iş ve iletişim yazıları‘ olarak belirlediğim dizinin 6 ay-1yıl kadar süreceğini tahmin ediyorum. Belki 30-40-50 bülten sonrasında ise bu diziyi kitaplaştırmayı düşünüyorum. Yani 2007 senesinde bu yazdıklarımı derleyen, bir kitap piyasaya çıkabilir. Şu ana kadar, marka hakkında söylediğimiz teknik şeyleri global arenada olup bitenlerle birleştirip yeni bir yorum getirmek ve yeni dünya düzeninde ne yapılabileceği konusunda farklı şeyler söylemek istiyoruz. Ayrıca, Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar Mı? adlı kitabımın şu an raflarda olan 8. baskısında, bu yılın başında oturup bir kaç gün kapanarak, % 20-25 oranında değişiklik yaptım. Yeni konulara biraz girdim. İlk kitabımı 2002 senesinde okuyan kişiler de bu yeni baskıyı alıp tekrar kendilerini güncelleyebilirler.

 

Ayın şirketi olarak Markam’ı seçtiğiniz için çok teşekkür ederim.

Bliyoruz ne yapsak, markanıza değer.

 

Güven Borça