TR | EN
Kültür ve Tüketim-5 16.11.2003

Kültür ve Tüketim-5 16.11.2003

Pideci, çay bahçesi, üstüne de hamam iyi gider
 
Hani şu “ah eski bayramlar” muhabbeti var ya, öyle geyik muhabbeti filan değil bu, gerçekleri yansıtan bir şey. Bakar mısınız siz şu gençlerin yaptığına? Ayran yerine kola, bulgur yerine makarna, pide yerine hamburger tercih ediyorlar. Çayı poşetten içiyor, mis gibi kaynak suları varken kuyu sularını farkına bile varmadan mideye indiriyorlar.
 
Bunları dizimizin geçmiş bölümlerinde görmüştük. GfK Türkiye tarafından bizim için özel olarak yapılan araştırmaya katılan 15 yaş altı 2700 vatandaşımıza nerelere gitmeyi tercih ettiğini sorduğumuzda da benzer şeyler çıktı. 
 
Geçen haftaki pide-hamburger sorusunun bir başka versiyonunu bu sefer pideci-pizzacı şeklinde sorduk ve aynı sonuçları aldık. Atamızın memleketi emanet ettiği gençler kola-hamburger gibi pizzaya da gönül vermiş haberimiz yok. Yoksa bunlar emanet edilen gençler değil miydi? Öyle ya 1920’li yıllarda memleketi emanet ettiği gençler bugünün pidesever ihtiyarları... Peki şimdi kimde bu vasiyet? Kuşaktan kuşağa akmış olması gerekirdi ama (kulaktan kulağa oynarken yaşadığımız gibi) nesiller arasında veri kaybı mı oldu acaba? Yoksa Atatürk’ün bize verdiği mesajı yanlış mı yorumladık? Acaba bize bu konuda bir vasiyeti olmadı da biz mi kendimize görev çıkartıyoruz?
 
İnsan bazen bu memlekette değişik alanlarda yaşananlar arasındaki ilginç paralellikleri görünce şaşkına dönüyor. Atatürk bize “muasır medeniyet” hedefi gösterirken tüm kadınların başını açıp partilerde vals yapmasını mı kastetmişti yoksa örneğin AB üyeliğini ve buraya üye olmak için gerekli demokrasi standartlarını mı? Gençlerimizin pizzaya yüz vermeyip kıymalı-peynirli pide yemesini mi isterdi yoksa pideyi bu kısır döngüden kurtarıp bir dünya yemeği yapmamızı mı? Ya da Türk çayını, bulgurunu, ayranını doğru dürüst pazarlamayı mı? Hele de rakıyı? Yoksa aslında Atatürk bu detayla hiç ilgilenmemiş ve gidişatın genel çerçevesini mi çizmeye çalışmıştı sadece? Biz mi onun her söylediğinden kendimize vazife çıkartıyoruz? Millet olarak bir “yorum” problemimiz olduğu kesin.
 
Herneyse biz dönelim araştırmamıza. İlk soruda insanlarımıza pideciye mi yoksa pizzacıya mı gitmeyi tercih edeceklerini sorduk. Cevap ağırlıkla pideci ama gençlerde bu oran yarı yarıya noktasına geliyor. Biz evde küçük kızımıza pideyi pizza diye yedirdiğimize göre 15 yaş altında bu oranın pizza lehine dönüşmesi kaçınılmaz gibi görünüyor. Peki nedir aralarındaki fark? Sonuçta ikisi de bir hamur üzerine konulan muhtelif malzemelerin fırında pişirilmesiyle yapılıyor ve rivayet o ki bu yemek İtalya’ya doğudan intikal ediyor. Tek fark pazarlama becerisi. Bu adi İtalyanlar bizimkilerden daha iyi olmayan zeytinyağını, bizimkilerle eşdeğer veya biraz iyi seramiklerini ve daha bir çok ürünü bizim beş-on katımız fiyata satmıyorlar mı dünyaya işte ona hasta oluyorum. Geçen hafta makarnadan bahsetmiştik. İşte bizim “makarna” diye hafife aldığımız fakir yemeği, İtalyanlar sayesinde dünyanın her yerinde en prestijli restoranlarında “pasta” adıyla menülerde itibarlı bir yer buluyor. Tek farkı ise bunun üzerine konulan muhtelif soslar ve biberiyle parmezan peyniriyle makarna yemenin bir şölene dönüştürülmesi. Bir de kırmızı şarap uyumu var haliyle.
 
GfK Türkiye tarafından yapılan araştırmada sorduğumuz bir başka soru da insanımızın çay bahçesine mi yoksa “cafe”ye mi gitmeyi tercih edeceği idi. Burada da karşımıza nesil farkı çıktı. Yaşlılarımız ezici bir ağırlıkla çay bahçesini tercih ederken gençlerimiz kafeleri tercih ediyorlar. Bence Türkiye’nin değişen yüzünü en iyi gösteren tablolardan biri de bu. Hani gençler kola diyor ama ayrana da itirazları yok. Öte yandan yaşlılar da kola ve pizzaya karşı değiller ama bir “cafe” ye giden yaşlı Türk figürü hayal sınırlarımızı zorluyor. Aslına bakarsanız bizim kafelerimiz biraz çay bahçesi tadına koşarken çay bahçelerimiz de çaktırmadan “cafe”leşiyor ve belki de değişen Türkiye’yi en iyi bu tanımlıyor. Tıpkı bu yılın en popüler mekanlarından Safran’da geçenlerde katıldığımız bir özel partide çalan müziklerin çoğunun Türkçe pop şarkılar olması gibi. Buna da bir itirazım yok özünde.
 
Ve son sorumuz hamam-sauna tercihi. Eskişehir’de büyümüş biri olarak ilk yüzme denemelerini Doğan ve Yeni Hamamların büyük havuzlarında yapmış ve delikanlılığını Yeni Hamam’ın aşırı sıcak küçük havuzunda ispatlamış biri olarak diyorum ki hamamımızı da pazarlayamıyoruz maalesef. Üniversiteyi bitirip biraz para kazanmaya başladığımızda (1984) Eskişehir’de Yeni Hamam’dan Has Hamam’a terfi etmiştik. Geçen yıl gittiğimde etraftan soruşturdum en iyi hamam neresidir diye, yine Has dediler. Sabahın köründe gittim. En pahalı mevkinin fiyatı 2.5 milyon lira ve yirmi yıl öncesinden bir farkı yok. Yahu ayıptır söylemesi şöyle beş yıldızlı bir hamam ve masaja on-yirmi katı para ödemeye razıyım ama o parayı benden alacak biri yok ortada.
 
İşte bunu da hazmedemiyorum. Yıllardır İstanbul’da saunaya giderim ve saunayı çok da keyifli bir yer olarak görmem. Sağlıklı olmak adına çekilen bir ızdırap. Oysa hamam öyle mi? Koy kafayı sıcak bir taşa ve hiç adetin olmasa da bir türkü mırıldanmaya başla. (Hayatta hamamdan başka bir yerde türkü söylemişliğim yoktur) Bir saat kal hiç bunalmadan ve aslanlar gibi terleyip, keselenip kir at. Ama nerde? Eloğlu saunayı standartlaştırmış ve bir endüstri haline getirmiş. Bizim ise bir hamam standartımız yok. Tatildeyken değişik otellerin hamamlarına gidiyoruz, Bursa’daki istisnalar dışında hiçbirinin hamamla alakası yok. Hepsi ayrı telden çalıyor. Çook çalışmamız lazım çook! Bu kafayla değil gavurları, kendi çocuklarımızı bile zor sokarız hamama.