TR | EN
Senede Bir Gün 15.09.2002

Senede Bir Gün 15.09.2002

Senede bir gün

Uzmanı olmadığım konularda yazmama prensibine on yıldır sıkı sıkıya bağlıyım ve kendi markamı inşa ederken bunun çok faydasını gördüm. Ancak uygulamada zorlandığımı da belirtmeliyim. Her erkeğin teknik direktör olarak doğduğu ve sürekli karşımıza bizi sinirlendiren bir sürü abuk şeyin çıktığı bu topraklarda, köşe sahibi olup da spor ve politika konularında yazmamak, kişisel meselelere girmemek kuvvetli bir irade gerektiriyor. Yıllardır odaklaşmayı savunan bir marka danışmanı olarak ben bile kuralı delmek için fırsat kolluyorum. Annemin bir lafı vardır, en akıllısı kazıkta bağlı diye. O yüzden şöyle bir anlaşma yapalım; izninizle senede sadece bir gün kendi konularımın dışına çıkıp spor, politika (ve elli yaşımdan sonra kadınlar) hakkında yazayım. Geçen yıl da tam bu günlerde serbest  yazmışım. Farz edin ki senelik iznimi kullanıyorum. 

On iki dev adamın dünya dokuzunculuğu tarihi perspektiften baktığımızda başarıdır. Ancak takımın potansiyelini düşündüğümüzde ve İspanya ile Yugoslavya maçlarını hatırladığımızda bence başarısızdık. Sportif hamurumuz en büyük taraftar, futbolcular sahtekar sloganıyla yoğrulduğu için NBA'de şımaran Hido'yu, pasif kalan Harun'u veya saçlarını boyamayıp takım ruhunu bozan İbo'yu suçlayabiliriz. Ancak yönetim bilimiyle uğraşmış birisi için bu, şirket zora düşünce iyi çalışmayan işçileri suçlamakla eşdeğerdir. Yöneticiler her yerde çok kazanırlar ve bu paralar onlara sadece işi teknik olarak iyi bildikleri için verilmez. Huysuz dehaları, tembel sanatkarları, uçuk yaratıcıları, şımarık sporcuları motive edip onlarla sonuca gidendir iyi yönetici. Koyunları herkes güder, zor olan yıldızları yönetmektir.

Bence Türk basketbolunun temel sorunu, sponsorların ortaya koyduğu paranın küçük bir camia tarafından paylaşılıyor olmasıdır. Yıllardır bütün olay bir başkan, üç menajer, beş hoca ve sekiz gazeteci etrafında dönüyor. Ortada ciddi bir eleştiri de yok çünkü herkes birbirinin yakın arkadaşı, abisi, paydaşı. Neden futbolumuza sınıf atlatan Derwall, Piontek gibi ünlü teknik adamlar gelmez de, dünyada kariyeri olmayan, hatta dil bilmeyen insanlar yönetir basketbolumuzu diye merak ederim. 

Bir süre önce Cem Uzan'ın siyasi geleceği olamaz diye bir yorum yaptım, şu ara oy oranı %5'lerde geziniyor. ANAP'ı geçtiler. Söz, bir daha siyasi tahmin yapmayacağım. Gerçi politika yazarları da yanıldı ama olsun, ben seneye kadar susuyorum. Genç Parti'nin başarısından bizim çıkaracağımız tek ders, iletişimcinin bir partideki rolü konusunda olmalı. Her şeyi kendi bilip son gün reklamcıya bize hoş birşeyler yap diye giden politikacılar, kampanyalarında iletişimcinin nerede olması gerektiğini anladılar sanırım; En başından beri ve tam merkezde. İş, reklam-propaganda zihniyetinden uzaklaşıp entegre iletişim tasarımına dönüşünce ve kadroda bir deha olunca böyle oluyor demek. Ali Taran Wag the Dog tadına koşup yeni tatminler yaşıyor eminim ama bence kariyeri adına hata yapıyor.

Ve son olarak Kemal Derviş ile Erkan Mumcu'nun yaptığı şaşırtıcı (!) tercihler. Anlaşıldı ki artık politik arenamızda kararlar duygular veya geçmiş kırgınlıklara göre değil, veriler (facts & figures) ışığında verilecek. Politika da artık bir kariyer yolu olarak görülüyor ve insanlar kendi kariyerleri (ki idealde ülke çıkarıyla koşut gitmeli) için en uygun yeri, bir takım somut veriler ışığında seçiyorlar. Neden gemileri yakıp politikaya yatırım yapmış ve başarılı bir grafik çizmiş olan Erkan Mumcu kariyerini bile bile bitirsin ki? Bu Amerikanvari pragmatik tercihler bir başka gerçeğin altını da çiziyor mu acaba? Hangi parti gelirse gelsin bir şey değişmeyecek; IMF'nin verdiği ekonomik program ve MGK'nın çizdiği iç-dış politika izlenecek. Geriye kalan kişisel kariyer ve paylaşım hesabı mı?