TR | EN
Şu İstanbul çok güzel anasını satayım! 15.11.2012

 

Cüneyt  Arkın anlatmıştı bir söyleşide. Kariyerinin zirvesinde olduğu günlerde Hollywood’dan teklifler almış ama oralara gidip lisan öğrenmek, yeni bir hayat kurmak zoruna gittiği için reddetmiş. Başta  ters geliyor ama biraz düşünüp empati kurunca anlayabiliyorsunuz. Abi dünyanın en güzel şehrinde yaşıyor. Muhtemelen boğaz manzaralı evi, mutlu bir ailesi var. Fazla kasmadan, stres yapmadan paso film çekiyor. Geliri iyi, popüler, seviliyor. Ne yapmak isterse yapabilir durumda. Öbür tarafta havuç büyük ama iç pazarda tatmin zirvedeyken gurbet ellere gidip risk almaması da anlaşılabilir.

 

Üniversite bitirmiş şehir çocuğu böyle düşünürse kasabada veya varoşta büyümüş  futbolcu kardeşimizin İstanbul’daki kebabı bırakıp Avrupa’da bir kariyer yapma, yeni bir hayat kurma, oradaki kültüre uyum sağlama konusundaki isteksizliğini çok daha rahat anlarsınız. Anadolu’da futbola başlayıp birkaç ev-dükkan kenara koymuş, sonra üç büyüklerden birine transfer olup hayatını garantiye almışsın. İstanbul alemleri senin, kızlar peşinde, kameralar her yerde. Ülke çapında tanınan bir insansın. Futbolu bıraktıktan sonrası için de imkanlar çok. Teknik direktör, yorumcu… Ortada fazla okumuş adam, sert rekabet yok. Hepsi senin gibi varoş çocuğu. Şimdi ne gidip kasacaksın oralarda?

 

Neden bir şarkıcımızın “Gangnam Style” türü küresel iddiada bir şeyler denemediğinin cevabı da biraz burada. Memlekette zaten kanaldan kanala, ekstradan ekstraya koşuyor. Bayram tatillerinde de yavru vatanda iki şarkı patlatıp sonra doğru kumara. Neden uğraşsın? Ya da Cem Yılmaz neden küresel bir iddia peşinde koşsun? İç piyasada kapalı gişe oynuyor zaten.

 

Aynı şey Sultanhamam’da çıraklıktan başlayıp fabrikalar ve mağazalar zincirine sahip olmuş iş adamlarımız için de geçerli. Para bol. Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyor, harika bir gece hayatı, sosyal çevresi var. Yaptığı fabrika yatırımlarını ve ihracatı anlatıp ekonomi dergilerine kapak oluyor ve bu ona fazlasıyla yetiyor.

 

Tabii ki arkasında bir sürü tarihsel ve ekonomik sebep var ama bu topraklardan dünya markaları çıkmamasının, sanatta, sporda, bilimde dünya başarılarımızın azlığının arkasında bu iç pazar motivasyonunun da önemli payı var. Neticede Türkiye bir Romanya, değil: Öncelikle iç pazar büyük. Dünyanın sayılı ekonomilerinden ve burada işin iyiyse iyi para kazanıyorsun zaten.  Sonra İstanbul çok güzel bir şehir ve parası olana mükemmel bir yaşam sunuyor. Ayrıca kent sakinlerinin üçte ikisi köy kökenli olduğu için burada örneğin Paris’teki gibi bir dışlanma riski yok.  Ve Türkiye’de basında haber olmak, popülarite sağlamak göreceli olarak kolay. Rekabet düşük. O yüzden, yaşasın annemizin ligi.

 

Yazılarımı izleyenler son dönemde biraz hevesimin kaçtığının farkındadırlar. 25 yılı bulan kariyerimde bu ülkedeki markalaşma pratiği ve potansiyeliyle ilgili daha iyimser ve daha kötümser dönemlerim oldu. Bu iniş çıkışları şöyle özetleyebilirim:

 

·         1987-1996: Bu markalaşma işi ilginç. Çok da zor değil. İstersek biz de yaparız. Ben kendimi marka yönetimi alanında geliştireyim en iyisi.

 

·         1997-2002; Yok yahu, bizim memlekette insanlar işi kavramakta zorlanıyorlar. Zaten herkes paradan para kazanıyor. Finansçı olsak daha iyiymiş.

 

·         2003-2011; Enflasyon düştü, ekonomik istikrar sağlandı. Artık sıra katma değer yaratmada. Siyasilerin dilinden de marka lafı düşmüyor. Bizim günümüz geldi.

 

·         2012+: On sene boyunca herkes marka konuştu ama bu kadar boş mu konuşulur yahu? Yok. Biz katma değer yaratmakta zorlanacağız ve milli gelir de on bin dolarda çakılacak galiba.

 

2010 ve 2011 yıllarında toplam iki yüzden fazla uçuş yaptım. Yani kabaca her hafta bir yerlere gittim. Bu seyahatlerin şahsi gelişimime çok katkısı oldu. Müşterilerimize de fayda sağladık. Ancak öte yandan bu seyahatler markalaşma konusunda Anadolu’daki bilincin ve yurt dışındaki çabaların yetersizliğini daha net bir şekilde idrak etmeme vesile oldu.

Türkiye’nin şu sıralar iç piyasada inşaat ve kentsel dönüşüm dışında oynayacak fazla bir kartı kalmadı. Türk markalarının global başarısı anlamlı bir artış göstermiyor. Belli ülkelere odaklanıp oralarda ciddi pazarlama yatırımı yapan çok az. Geçerli model, elli ülkeye ihracat. Kentler markalaşma adına boşa kürek çekiyor. Ciddi bir şey yapan yok. Turist sayısı artıyor ancak gelir azalıyor. Futbolumuz yerinde sayıyor. Soyut olan şeylerin, pazarlama fikirlerinin memlekette hala pek bir kıymeti yok.  

 

İstanbul plazalarına ve salonlarına dönüş mü yapsak bizde? Güzel şehir anasını satayım.